ustilanlar
30 Kasım 2020 Pazartesi
Anasayfa > Yazarlar > Zübeyir Saltuklu > VİCTOR HUGO VE MAHOMET
Zübeyir Saltuklu

VİCTOR HUGO VE MAHOMET

30.10.2020 07:02 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Zübeyir Saltuklu

17 Ekim 2020 tarihli Şiir Sevenlere Müjde başlıklı yazımda Orta Çağ’dan Günümüze Fransız Şiiri Antolojisi adıyla çıkan kitabı sizlere tanıtmış, Victor Hugo’nun Hicretin Dokuzuncu Senesi Muhammet şiirinden kısa bir alıntı yapmıştım. Şimdi ise Kitabın çevirmeni Yakup Yaşa kardeşimden rica ettim bu yazıyı Mevlid-i Nebi haftası nedeniyle yayınlamayı istedim. O da kitapta olduğu gibi dipnot ve kaynaklarıyla beraber yayınlamamın iyi olacağını söyledi. Yine Lamartine’den Hz. Muhammed’e övgü: yazısını da eklemiş. İki çeviri yazısını sizlerle paylaşmama müsaade eden Yakup Yaşa kardeşime sizler adına teşekkür ederim.


Victor Hugo (1802-1885): Fransız şair, yazar ve dramaturg.


Hugo’nun 2 Ağustos 1883’te dostu Auguste Vacquerie’ye yazıp teslim ettiği vasiyeti:


“Elli bin frangı fakirlere bırakıyorum. Onların cenaze arabasıyla götürün beni mezarıma. Hiçbir kilisenin duasını kabul etmiyorum. Tek isteğim, tüm canlardan birer dua. Ben Allah’a inanıyorum”


HİCRET’İN DOKUZUNCU SENESİ


L’an neuf de l’hégire[2] / Mahomet


Artık veda vaktinin geldiği içine doğmuştu.

Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu.

Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu.

Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu.

Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında.

Durup su içen develeri izliyordu arada sırada.

Böylece deve güttüğü zamanları hatırlıyordu…

Sanki cenneti görmüş, ilahî aşkı bulmuştu;

Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu.

Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi,

Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi,

Boynu gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

Tufanın sırlarını bilen Nuh’un havası vardı.

Ona danışmaya gelenlere adil davranırdı,

Kimi itiraf eder, kimi gülüp inkâr ederdi;

Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi.

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı.

  1. az yer, karnının üzerine taş koyardı.

Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı.

Oturur yere, elbiselerini kendisi yapardı.

Artık genç değildi, eski gücü kalmamıştı;

Yine de herkesten daha fazla oruç tutardı.

Altmış üç yaşında bir ateş sardı vücudunu.

Kutsal kitap Kur’an’ı bir kez daha okudu;

Sonra sancağı, Said’in oğluna devretti;

Ona: “Artık aranızdan ayrılma vakti geldi,

Allah birdir, hep onun yolunda savaş” dedi.

Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

Göçen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki.

Yine her günkü vaktinde mescide geldi;

Ali’ye yaslanmış, insanlar da eşlik ediyordu,

Ve kutsal sancak rüzgârda dalgalanıyordu;

Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi:

“Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici;

Biz karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O’dur.

Ey insanlar, O’ndan başka rehberim yoktur;

Bu dünyada onsuz hiçbir kıymetim olmazdı.”

Bir zat ona: “Ey müminlerin gerçek Sultanı!

Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne,

Sen doğduğunda bir yıldız doğdu gökyüzüne,

Kisra Sarayı’nın üç kulesi birden yıkıldı” dedi.

O da : “Melekler ölümümü müzakere etti:

“Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde,

Ben ölmeden gelsin intikamını alsın şimdi.

Kime vurmuşsam, o da bana vursun.” dedi.

Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

Yaşlı bir kadın bir koyunu kırpıyordu eşikte,

Ona: “Allah yardımcın olsun!” diye seslendi.

Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi,

Ve birden şöyle seslendi: “Herkes duysun!

Allah benim adımı andı, bundan emin olun;

Ben topraktan bir can, nurdan peygamberim,

İsa’nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi;

Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi,

İsa benden önce, ama ne Tanrı’dır ne de oğlu;

O, gülü koklayan Bakire Meryem’den doğdu.

Unutmayın, ben de etten kemikten bir fâniyim,

Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim.

Şu hayatta başıma gelmeyen şey kalmadı,

Çektiğim çilelere yol olsa dayanmazdı;

Zulüm ve işkenceden şu bedenim çok çekti.

Şayet işlediğimiz her bir günahın bedeli

Korkunç bir haşere olsa, o karanlık mezarı

  1. dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli,

Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini;

Böylece defalarca tükenir ve yeniden dirilir,

Cezalarını çekince de yeniden huzura erişir.

Ben kutsal savaşların mütevazı meydanıyım;

Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim.

Kelamım çöldeki kumlar ve kuyular gibidir;

Bir sözüm korkutuyorsa, diğeri müjdecidir.

Ashabım! Çektiklerimi görüyorsunuz işte,

Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden dalalete

Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

Engellemeye çalıştım, bağladım pis ellerini;

Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde,

Çarpıştım durdum görmediğim kimselerle;

Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi,

Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi;

Ben ise Hak davamdan hiç vazgeçmedim.

Onlarla savaştım, ama kimseye kin gütmedim.”

Savaşlarda: “Bırakın yapsınlar!” diyordum,

Benden başkası yaralansın istemiyordum.

Hepsinin derdi benimleydi, vazgeçmezlerdi;

Zira sağ ellerine ayı, sol ellerine ise güneşi

Versem de düşmanlarım inanmazdı asla,

Yine de saldırırlardı şu çileli yolculukta.

Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım,

Bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım.

Çile dolu şu ömrümü nihayet tamamladım.

Şimdi Hakk’a gidiyorum, dünyayı bıraktım.

Greklerin Hermes’i, Yahudilerin Levi’yi

Desteklediği gibi siz de bırakmadınız beni,

Çektiğiniz bu sıkıntılar mutlaka son bulacak;

Bu karanlık geceye elbet güneş doğacak.

Ashabım, asla ümidinizi kesmeyin O’ndan;

Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

Denizleri incilerle, geceleri ise yıldızlarla

Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

Sonra: “Yalnızca O’na güvenin” diye ekledi.

İnanmayan, ancak inkâr da etmeyenlerin yeri,

Cennet ile cehennem arası Araf, ne yazık ki!

Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki,

Ama çabalayın ki, Allah da bağışlasın sizi;

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere,

Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

O’nun için secdeye kapanmayanları yakar.

O, kapkaranlık dünyayı masmavi gökle açar.

Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin.

Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için:

Yedi göğü geçmek için, altın eğerli atlar,

Yıldırımları geride bırakan kanatlı arabalar,

Tertemiz huriler, hep terütaze ve neşeli;

İncilerle bezeli köşklerde oturur her biri.

Cehennem ateş ehlini bekler, vay hâllerine!

Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak;

Cennet ehli ise pek neşeli ve gururlu olacak.”

Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi,

Sonra ağır adımlarla yürümeye devam etti.

Ardından: “Ey insanlar! Size sesleniyorum,

Vakit saat doldu, ebedî yurduma gidiyorum.

Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin,

Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin;

Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin” dedi.

Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi,

Gitti ve Ebufleya Kuyusu’nda sakalını yıkadı.

  1. ondan üç dirhem istedi, çıkardı verdi.

“Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi” dedi.

Bir güvercininki gibi ışıl ışıldı ashabın gözleri;

Bakıp kendilerini hep kollayan o yüce insana,

Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona ;

Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi,

Bütün geceyi orada taşların üzerinde geçirdi.

Sabaha doğru günün ağardığını fark edince:

“Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir’e,

Kur’an’ı götürüp sen kıldıracaksın namazı.”

Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı.

Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu,

Nihayet okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu.

O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu.


Ve Ölüm Meleği çıkageldi akşamüzeri:

“İçeri girebilir miyim” diye müsaade istedi.

“Buyursun” dedi. Dünyaya teşrif ettiği

O ilk günkü gibi yine ışıl ışıldı gözleri.

Ve Melek ona: “Allah seni bekliyor” dedi.

- Seve seve, dedi. Şakakları şöyle bir titredi,

Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.



La légende des siècles, L’Islam

(Asırların Efsanesi, İslam)


Alphonse de Lamartine (1790-1869): Fransız şair, hatip ve politikacı.

Lamartine’den Hz. MUHAMMED’e övgü: 

“İnsanlık tarihinde hiçbir insan, kendi iradesiyle ya da elinde olmadan, böylesi yüce bir davaya kendini adamadı. Zira hedefi, kul ile Allah arasına sokulan batıl inanç ve itikatları ortadan kaldırmak, insan ile Yaratanı yeniden buluşturmak ve putperestliğin icadı olan bunca maddi ilahın kol gezdiği bu keşmekeş içinde, insanlar arasında; hayattaki en akıllıca şey ve en yüce duygunun, Allah’a inanmak ve yalnızca Ona kulluk etmek olduğu fikrini yeniden inşa etmek olan bu dava; insan güç ve kudretinin çok çok ötesindedir. Hiç kimse böylesi kıt imkânlarla, insanın kaldıramayacağı bu kadar meşakkatli bir vazifeye atılmadı. Zira bu kutlu yolculukta onun, çölün bir ucundaki bir avuç garibandan başka kimsesi yoktu. Nihayet yeryüzünde hiç kimse, bu kadar kısa bir sürede, böylesine büyük bir devrim yapamadı …


Büyük hedef, kısıtlı imkânlar ve muazzam sonuç; şayet insanlar arasındaki belirleyici özellikler bunlar olsaydı, hangi vicdan sahibi, insanlık tarihinin başka büyük bir simasını Muhammed ile karşılaştırma cüretini gösterebilirdi !


Tarihin en şanlı şahsiyetleri yalnızca orduları, kanunları ya da imparatorluklarıyla adlarından söz ettirdiler, ve kendileriyle birlikte yok olup giden saltanatlarından başka bir şey bırakmadılar. O ise, hem orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri, hanedanlıkları ve milyonlarca insanı harekete geçirdi; hem de tanrıları, dinleri, inançları ve ruhları derinden sarstı. O, her harfi kanun olarak kabul edilen bir kitap etrafında, dili ve ırkı ne olursa olsun herkesi kucaklayan bir ümmet inşa etti …


Düşünür, hatip, elçi, kanun koyucu, savaşçı, fikirler fâtihi, mantıklı inançların ve ikonsuz, resimsiz bir dinin mimarı; yirmi yeryüzü imparatorluğu, ve onların tümüne hükmeden manevi bir imparatorluğun kurucusu : Voilà Mahomet: İşte Muhammed [3]


YAKUP YAŞA 


Yakup YAŞA, 20 Haziran 1969’da, Erzurum ili, Çat ilçesi, Söbeçayır (Şilikan: Sulaklar) köyünde doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu (1990). Aynı bölümde Fransız Kültürü ve Edebiyatı anabilim dalında Yüksek Lisans yaptı (1999). Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ağrı Eğitim Fakültesinde Fransızca Öğretim Görevlisi olarak çalıştı (1991-1998). Erzurum Atatürk Üniversitesi, Dil Eğitimi ve Araştırma Merkezinde temel Fransızca ve İngilizce dersleri verdi (1999-2004). Moldova Devlet Üniversitesi (Universitatea de Stat din Moldova-USM), Türk Kültür Merkezinde, Türk Dili ve Edebiyatı Okutmanlığı yaptı (2005-2009). Yaşa, hâlen Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Mütercim-Tercümanlık Bölümünde Fransızca Öğretim Görevlisi olarak çalışmaktadır.

[1] Victor Hugo, Actes et Paroles III, Depuis l’exil (1870-1885), Éditeur. Albin Michel, Librairie Ollendorff, Paris, 1940, s. 358.

[2]Victor Hugo, La légende des siècles, Première série, Histoire, les petites épopées. Tome 1, L’Islam (Asırların Efsanesi, Tarih, Küçük Destanlar, I. cilt, İslam), Éditeur: Michel Levy frères-Hetzel, Paris, 1859, s. 59-65.

  1. Alphonse de Lamartine, Histoire de La Turquie, tome I: Türkiye Tarihi I. cilt, Librairie de Constitutionnel, Paris, 1854, s. 276-280.
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.