ustilanlar
15 Aralık 2018 Cumartesi
Anasayfa > Yazarlar > MUSTAFA DAMLARKAYA > Neden Bu Duruma Düştük?
MUSTAFA DAMLARKAYA

Neden Bu Duruma Düştük?

06.08.2018 10:14 12 14 16 18 yazdır
Yazar : MUSTAFA DAMLARKAYA
Bu duruma düşmemizin en büyük nedeni, herhalde Kur’ân-ı Mucizü’l Beyân ile aramız ın açılmış olması ve onun bizlere verdiği öğütlere kulaklarımızı tıkamamız, daha da vahimi yaptığımız yanlışlarımıza kendi üzerimizden fetva verir hale gelmiş olmamızdır. Halbuki bu mübarek kitap bizlere, güzelliği, düzgün ve ahlaklı olmayı, yeri geldiğinde bağışlamayı emretmektedir.
Hayat akıp giderken Müslümanların hemen her zaman, kendisini ve hayatını gözden geçirmesi gerekmektedir. Bizim, bir öz eleştiri ve muhasebe yapmamız gerekir. Hep diğerleri, ötekilerle uğraştık, onlarla ilgilendik, ama kendimizin ne kadar iyi bir Müslüman, iyi bir insan, hatta iyi bir dindar olduğumuzla nedense ilgilenmedik. Hep ‘iyi bir insan olma’ dedik ama yaptığımız yanlışlardan dolayı hep kutuplaştık.
Toplum olarak ayrıştık. Bu ayrışma bizi, birbirimize karşı büyük bir öfke duymamız noktasına getirdi. Bu durum, birliğimiz ve beraberliğimiz yönünden hiç de iyi bir yerde değil, belki alarm verir durumdayız. Özellikle yakın komşularımız, patlamaya yüz tutmuş bomba gibi. Birbirlerine karşı duydukları kin, nefret ve öfkeyi, birileri üzerinden dile getiriyorlar, en acısı da var oluşlarını, onların üzerinden şekillendiriyorlar.
Halbuki asırlardan beri İslâm alemindeki farklılaşmalar hep zenginlik olarak süre geldi. 
Ama neden şimdi, İslâm ülkeleri birbirlerinin boğazını sıkıyor, insanlara hayatı zindan ediyorlar? Neden kin, nefret ve öfkeyle dolu bir dünya oluşturdular?  Neden bir türlü huzuru, rahatı, güzelliği ve ahengi sağlayamıyoruz ?
Sürekli olarak ‘İslam hoş görü, sevgi, saygı, bağışlama dinidir’ diyoruz, ama hayatımızın ve yaptıklarımızın bununla uzaktan, yakından ilgisi olmadığını görüyoruz. Herhalde böyle demekle ne hoş görü ne de sevgi oluşmuyor. Bir şeyleri konuşmak o şeyleri yapmak ve yaşamak anlamına gelmez. Bal bal demekle ağız tatlanmaz. Biz bu ulvi değerleri çok konuşarak bu değerlerin içini boşalttık ve onları anlamsız hale getirdik.
Gerek tüm İslâm ülkelerine ve bize baktığımızda, hiç de böyle olmadığını görmekteyiz.
İnanan insanlar, birbirlerine mesafe koyuyorlar, birbirlerine karşı, müthiş bir kin, nefret ve öfke kusuyorlar, birbirlerinin ağzını kapatıp yeri geldiğinde boğazlarını sıkıyorlar. Hani İslâm hoş görü, sevgi, bağışlama, tolerans dini idi. Ne oldu, neden bu hale geldik? Evet öyledir, ama biz bunlara kulaklarımızı kapattık, gözlerimizi kör ettik.
Bunun en önemli nedenlerinden birisi, yüce Rabbimiz ve Sevgili Peygamberimizin buyurduklarının dışında, İslâm aleminde, insanların  kendi kişisel kanaat, düşünce ve yorumları din olarak anlatılmaya başlanmasıdır. Bunları söylerken üstüne üstlük bir de bunların İslam’a göre olduklarını söylüyorlar. Halbuki, kendi kişisel yorumları değil, yüce Rabbimizin ve Sevgili Peygamberimizin buyurdukları anlatılmalıdır. 
Ama nedense birileri, kimliği acı ve kin üzerinden oluşturdular. Halbuki, bu olumlu bir kimlik inşa etmek değildir. İşte bu durum, öfkeli bir İslâm dünyasını oluşturdu. Neden böyle bir öfke oluştu? Kendilerini dünya standartlarında sorguladıklarında, o standartların altında ve çok geride kaldıklarını gördükleri içindir.
Bizde olduğu gibi,diğer İslâm ülkelerinde de üniversiteler var, ama bilim, bilişim, teknoloji ve fende, hiçbir şey yapamadığımızı, onların yaptıklarına mahkum olduğumuzu görüyoruz. Bizim gibi onlar da teknoloji transferiyle övünüyorlar. Halbuki teknolojiyi transfer etmek övünülecek bir durum değil, hatta zuldür. Teknolojiyi yapıp satmakla övünmeliyiz. Biz üretme konusunda yani ‘Sünnetullah’ dediğimiz, yüce Rabbimizin, dünya kurallarıyla ilgilenmeliyiz. Bu bize en büyük yol göstericidir. Ama biz birbirimize düşmekle bu konuda ne yazık ki sınıfta kaldık. Bunu itiraf etmeliyiz. Birilerini suçladık, kendimize dönüp bakmadık.
Metot kalmadığı için, dini bilgi üretemedik. Ortalığı, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kaplayarak serbest pazar mantığıyla fevta verdiler. Bu yüzdendir ki İslâm bilginleri nin içinde yaşadığı gerçek hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu, derbeder olduk. 
Burada din âlimlerine büyük iş düşmektedir. 90 küsur İlâhiyât fakültemiz ve 155 bin din adamımız var. Her nedense bunlar sahaya inip halkla yüz yüze gelip gerçekleri anlatmıyor lar: Fakülteler oditoryumlarda, sempozyumlarla, panellerle birbirlerine karşı bildiriler sunuyor lar, zaten din adamlarının böyle bir derdi yok. Cami açık, ezan okunuyor, namaz kılınıyor, her şey berkemal. Rahmetli Naim Hocamın dediği gibi, “Hıh, kırneli kurmuşlar, gel keyfim gel”.   
Ama bunlar büyük bir vebal altındadırlar. Bunun hesabını nasıl verecekler ? Neden Peygamberimiz ve diğer Peygamberler mescitte oturarak ‘din tamam’ demediler? Sahaya indiler, insanlarla yüz yüze geldiler, bu coğrafyadan, o coğrafyaya koştular, gece, gündüz demediler, didindiler, çalıştılar, anlattılar. Demek ki din bu örneğe göre, böyle anlatılmalıdır.
Yoksa bundan on asır önce yazılan kitaplardaki bilgileri, temcit pilavı gibi, tekrarlayarak insanlara dini anlattıklarını düşünüyorlarsa çok hem de çok yanılıyorlar. 57 İslâm ülkesi mevcut, hepsi paramparça. İslâm adalet, çalışma, hoş görü, barış dinidir diyoruz kimseyi inandıramıyoruz. Çünkü, buralarda, inanıyoruz diyenler halen daha, birbirlerini asıp kesiyor lar. Birbirlerini itham ediyorlar. İslâm ülkeleri kan gölü gibi, ölüm, zulüm, hastalık, açlık sefalet kol geziyor.
İslâm dini bizlere, abdest al, namazını kıl, orucunu tut her işi bırak, dünyanın en gelişmiş, en başarılı ülkesi olursun gibi bir vaatte bulunmuyor. Bu dini vecibeleri yerine getirdikten sonra, bizlere, öyle, anahtar hazır bir vaatte de bulunmuyor. Diyor ki “Eğer başarmak mükemmel olmak huzur ve refah içerisinde bulunmak istiyorsan çalışacaksın ve taşın altına elini sokacaksın”. Eğer bizler de çalışır, üretir, hak ve adaleti ister, toplumun kalkınmasını arzu edersek birtakım şeyleri yapmak mecburiyetindeyiz. İslâm dini, bu dünyada yaşansın için gönderildi. Bizlere de dünyayı bırak çalışma, ahirette kazanırsın gibi bir mesaj da vermiyor. Fakat Müslümanlar dünya ve ahiret dengesini kaybettikleri için bu hale düştüler.
İslâm din adamları, bugün, her şeyini kaybetmiş olan bu toplumda, yalnızca dini anlatarak insanları mutlu edeceklerine inanıyorlarsa büyük hata yapmaktadırlar. Halbuki Müslümanlar, bugünkü dünya düzeninde, çok seri bir şekilde; çalışma, üretme, bilgiyi elde etme, sosyal adalet, insan, kadın, hayvan hakları, temiz olma, çevreye saygılı olma başkalarının haklarına saygı duymak gibi, birçok konularda artık mesafe almak zorundadır. 
Ama gerek din adamları gerekse tarikat ve cemaatler, inananlara öyle şeyler anlattılar ki bu anlatılanlardan ötürü, insan beyninde bir başka geçerlilik oluştu. Yani fertler, iki kişilikli olmaya başladılar. Yani, bir tarafta bu anlatılanlar, diğer tarafta hayatın kanunları var. Müslüman, zorda kaldığı zaman, hangisi kolayına geliyorsa ona göre davranıyor. Kendi düşüncelerini referans alarak bir başka uygun yol bulabiliyor. Eğer bir de cemaat veya tarikat lideri varsa bu efendilerin onayı da geçerlilik ölçüsü ise, o zaman üç, belki dört kişilikli bir insan tipi oluşuyor ki bu tipler de hemen her şeyi yapabilir bir hale geliyorlar. Devam edecek…  
Selam ve saygılarımla… 
Etiketler : mustafa damlarkaya
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.