BÜYÜKŞEHİR İLAN
17 Ağustos 2018 Cuma
Anasayfa > Yazarlar > MUSTAFA DAMLARKAYA > Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın Üstünlüğü
MUSTAFA DAMLARKAYA

Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın Üstünlüğü

06.05.2018 23:10 12 14 16 18 yazdır
Yazar : MUSTAFA DAMLARKAYA

Kur’ân-ı Azîmüşşân, Allah (C.C.) Hazretleri’nin inzal  buyurduğu kitapların en büyüğü ve benzeri bulunmayan bir nûrdur. Nefislerin şifa bulduğu, kalplerin mesrur olduğu çok açık bir delildir.
O’nun belağatından daha fasih, fesahatından daha üstün, ifadesinden daha sığ, okunuşundan daha tatlı bir kitap yoktur.
Allah (C.C.) Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’i, ders almak isteyenler için öğüt, dertler için şifa, kalplerin pasını silmek için  cila, hak dava için hidayet kaynağı, ibadet edenler içinse bir feyz kaynağı kılmıştır.
Allah (C.C.) Hazretleri gönderdiği her peygambere, zamanına göre, kendi hak davasını ispat için, mucizeler ihsan etmiştir. İnsanlarda hayranlık uyandıran, fevkaladelik arz eden bu mucizeler karşısında, Allah’ın iman nasip ettiği kişiler bu mucizeleri tasdik etmiş ve Allah’ın varlığını kabul etmişlerdir.
Mesela, Hz.Musa (A.S.)ın “Âsâsı” bir ejderha olarak o zaman yaygın olan sihirbazlığı bir anda perişan etmiştir.,
Hz.İsa (A.S.)’ya da zamanında hayli ilerlemiş olan tıp ilminin karşısında, ölüleri diriltme, sağırları, körleri ve dilsizleri iyileştirme mucizesi verilmiştir.
Son Peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)’e de zamanında yaygın olan edebiyât ve güzel söz karşısında onları aciz düşürmek için, Kur’ân-ı Kerim, mucize olarak verilmiştir.
Kur’ân’ın İ’câzı da zaten, aciz bırakmak manasındadır. Yani, bir şeyin benzerini yapmaktan, muhatabını aciz bırakan şey demektir. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim bir mucizedir. Kur’ân’ın i’câzı ise, Kur’ân’ın beşer  kelamı olmayıp Allah’a izafe edilen bir kelam olduğu esasına dayanmaktadır.
Bu özelliğinden dolayıdır ki Kur’ân-ı Kerim, erişilmezliğinde, benzerini meydana getirmekten beşer kudretinin aciz kaldığı, çok yüksek bir mertebeye yükselen bir kitaptır. Bu ulviyet ve yükseklik gerek onun belağatında gerek tesirinde gerekse verdiği gabya ait haberlerinde vb. olsun eşittir.
Kur’ân-ı Kerim, Allah (C.C.)’ın, benzerini getirmekten, kullarının kudretini geriye çevirdiği, çalışmalarını söküp aldığı ve dillerini hapsettiği bir kitaptır.
Kur’ân-ı Kerim, insanlığa hizmet eden her ilmi ve her san’âtı öğrenmeye insanları sevketmiş, gözümüzün önünde cereyan eden şu kâinatı her şeyden faydalanmaya da insanları teşvik etmiştir.
Mesela, “ Göklerde ve yerde olanlara bakınız, de !.. (Yunus- 101)”. Yine, “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır. (Casiye-13)” ayetleri, bu muazzam alemdeki bu muazzam meyvelerden faydalanmayı ve bu ilimlerden uzak kalmamayı tavsiye etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim, insanlara hidayet yolunu gösterirken onların akılları ile hükmetmelerini, gökte ve yerde, karada ve denizde, nebatlarda ve hayvanlarda, açıkta ve gizlide, adetlerde ve kanunlarda ne varsa hepsine insanların gözlerini açmasını ister.
Çünkü, Kur’ân-ı Kerim’in i’câz’ı, insanları aciz bırakan birçok yönüyle erişilmez bir kitap oluşundandır. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim, tüm kâinatın ilimlerini ve marifetlerini kapsamaktadır.
Örneğin, Nur Suresi’nin 43 ayetinde, muazzam bir uyum içerisindeki hem yağmurdan hem de bulutlardan bahsederek insanları, bu gök bilim karşısında hayrete düşürmektedir.
Kıyâmet Suresi’nin 4. ayetinde de parmak uçlarından behsederek anatomi ilmine kulak verip krimonoloji ilminden haber vermektedir.
Kur’ân-ı Kerim’deki edebi güzellik (sanat güzelliği) olgunluk derecesine eren üslup güzelliği, o kadar mükemmeldir ki bu yönüyle de incelenmesi gerekir. Araplar, Kur’ân’ın bu kahredici ve ezici tesirini kabul ederek ona teslim olmuşlardır.
Kur’ân-ı Kerim, Arapça olarak inzal olunmuştur. Arapların millet olarak edebiyata düşkünlükleri bilinen bir gerçektir. Araplar, kendi edebiyatlarının dahi Kur’ân’ın bu üstünlüğüyle boy ölçüşemeyeceğini defaatle kabul etmişlerdir. Hatta, Kur’ân’daki “sehl-i mümteni” karşısında revil ve rüsvay oldular.
Kur’ân’ın bu tesiri, insan ruhunda öyle bir yankı meydana getirmiştir ki; kalbinde, gönlünde ve ruhunda hakka uyma kabiliyeti ve imandan nasipleri olanlar, bir güneş gibi parlayan bu nura koşmuş, ona sapa sağlam sarılmış, maddeten ve manen, O’nunla tatmin olmuşlardır. Ama, bu muhteşem nura kalplerini ve ruhlarını kapalı tutanların, bu nurdan gözleri kamaşmış, Kur’ân’dan kaçarak nasiplerini alamamışladır.
Hatta, Hz. Ömer (R.A.), Hadîd Suresi’nin 1. ve 7. ayetlerini okuduktan sonra şaşırıp kalmış ve  “Kur’ân’ı dinleyince kalbim ona ısındı, ağladım ve O beni, İslam’a soktu. Bu söz ne kadar güzel ve üstün bir söz” diyerek elinde olmayarak “Şehadet” kelimesini getirmiştir.
Yine Arapların meşhur şairlerinden  olan Velid b. el Muğire, “Kur’ân’ın acib nizamının, inanmayanlar üzerinde dahi derin tesir ve nüfusunu görmemek mümkün  değildir” diyerek Kur’ân’a karşı hayranlığını gizleyemediğini belirtip “Vallahi onda bir tatlılk ve bir güzellik var. O, altındakileri kırar, kendisi yükselir, onun üstünde bir söz olamaz” dediği nakledilmiştir.
Muallâka’nın meşhur şairi Lebid’in kızı,  Kur’ân-ı Kerim geldikten sonra, babasının kasidesini, Kâbe’den indirmiş ve “Ayetlere karşı artık bunun bir kıymeti kalmadı” demiştir.
Çünkü, Kur’ân’da, o gün, dile bağlı Araplarda; kelamın en fasihi, söz, mana ve üslup yönünden en beliği indirilmişti. Onun içindir ki Kur’ân-ı Azîmüşşân, Arapları, kendileri için en büyük maharet saydıkları edebi san’âtlar yönünden öyle aciz bırakmıştır ki Araplar, Allah’a karşı direnmekten vaz geçmişlerdir. Devam edecek.
Selam ve saygılarımla…
Etiketler : mustafa damlarkaya
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.