ustilanlar
15 Aralık 2018 Cumartesi
Anasayfa > Yazarlar > Rabia Hilal ŞENER > Kudüs: Kutsiyetin ve çatışmaların beşiği
Rabia Hilal ŞENER

Kudüs: Kutsiyetin ve çatışmaların beşiği

18.12.2017 13:12 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Rabia Hilal ŞENER
Kudüs, üç semavi din için de büyük önem taşıyan; kavganın, savaşın, ölümlerin eksik olmadığı, kimi için Ursalim, kimi için City of Davud (Davudun Şehri) kimi için de Jerusalem ismiyle anılan dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biridir. 
Özellikle Yahudilerin ve Müslümanların inanç dünyalarındaki yerini ve dünya gündemindeki diplomatik önemini asırlar boyu korumuş temiz ve kutsal şehirdir Kudüs. Bu kutsallığın kaynağına inebilmek ve Kudüs'ü, bölgedeki ufak bir karışıklığı dinler savaşına çevirecek kadar kıymetli kılanın ne olduğu fark edebilmek için Kudüs'ün hangi açılardan üç semavi din için önem arz ettiğini incelemek gerekmektedir. 
Müslümanlar için, İsra Suresi'nin 1. Ayetinde yer alan Hz. Muhammed'in gece yürüyüşünü yaptığı ve bugün Hz. Ömer Camii'nin ve Kubbet'üs Sahra'nın da bulunduğu Beyt-i Mukaddes olan Kudüs; Hıristiyanlar için, Hz. İsa'nın ölüm yeri ve dolayısıyla Mesih olarak yeniden dünyaya döneceği ve tüm milletleri Hıristiyan yönetiminde toplayacağı merkezdir. (İncil / Jeremiah 3:17) Yahudiler için ise Kudüs, 'Kutsalların Kutsalı' (Holy of Holies) unvanıyla anılan ve Mescid-i Aksa'nın altında yer aldığına inanılan Süleyman Tapınağı (Kutsal Tapınak) ve yıkılan tapınağın bir parçası olduğu düşünülen Ağlama Duvarı sebebiyle mabet kabul edilmiş bir şehirdir.  
Kudüs'ün geçmişten miras kalan önemini gözler önüne serdikten sonra bu toprakların bugün hala niçin böylesine dinamik bir çekişme unsuru teşkil ettiğini anlamak için ise yakın geçmişe mercek tutmak gerekmektedir. Zira geçmişi anlamak, geçmişin bugüne olan etkilerini analiz etmeyle kıymet kazanmaktadır.  İsrail Devleti'nin kurulması ve yayılması aşaması da günümüzdeki süreci anlamak için incelenmesi gereken yakın geçmiş olaylarındandır. 
Kudüs'ün Müslümanlar için taşıdığı önem ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan emanet kalmış bir devlet geleneğiyle kendisini ezilenin, hakkı yenenin savunucusu olarak görmesi hasebiyle Türkiye; İsrail-Filistin krizinin irili ufaklı her olayından sonra yöneticilerin parıltılı cümleleri ve ona nispeten çok daha samimi bir kamuoyu direnci aracılığıyla tepkisini ortaya koymuştur. Fakat bugün, ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul etmesiyle gelinen nokta göz önünde bulundurulduğunda, sürecin sözde Müslüman ülkelerce ve özellikle Türkiye tarafından iyi yönetilmediğini söylemek yersiz olmayacaktır. Bu iddiayı temellendirmek için, I. Dünya Savaşı'nın bitimiyle Filistin topraklarında Yahudilere ait bir devletin kurulmasına izin verilmesinden (1917 ? Balfour Deklarasyonu) Arap Baharını da içine alan süreci ve Türkiye'nin bu süreçteki konumunu değerlendirmekte fayda vardır.
Yıl 1947, Filistin Toprakları üzerinde BM'nin taksim planı ile bağımsız bir Yahudi devleti kurulmakta ve Kudüs, uluslararası yönetimin kontrolüne bırakılmaktaydı. Bağımsız bir Yahudi devleti kurulması durumunda İsrail'e karşı savaş açacağını duyuran Mısır, Suriye ve Ürdün'ün başını çektiği 5 İslam ülkesi, 1 yıl süren bir savaşa girişmişlerdi. 
1948'e gelindiğinde; ABD, Fransa ve Türkiye'den oluşan Birleşmiş Milletler 'Filistin Uzlaştırma Komisyonu' müzakereleri sırasında, Türkiye kendisinden beklenenin aksine Arap ülkelerinin mücadelesini desteklemekten kaçınarak İsrail'in bağımsızlığını kabul eden ilk Müslüman devlet olmuştur. Devletlerin politikaları elbette zamanın koşulları göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir ve elbette Türkiye dış ilişkilerdeki çıkarlarını gözetmek durumunda olmuştur. 
Neticede; Türkiye, II. Dünya Savaşı'nın henüz bittiği o dönemlerde Batı'ya yakın bir politika izleyerek yeni kurulacak dünya düzeninde galip devletlerin tarafındaki yerini garantilemek istemekte haksız değildir. Fakat devletlerin politikalarının uzun vadede sonuç verdiği düşünüldüğünde; Türk Hükümetlerinin, BM'nin Filistin topraklarını bölmesine ve İsrail devletinin genişleyerek varlığını sürdürmesine onay vermesinin bugün Türkiye'nin Filistin konusunda uluslararası lobide duygusal çıkışlar yapmak dışında bir yaptırımı olmamasında etkisi yok mudur sizce?
Hepsi bu kadar da değildir üstelik, 20'li yaşlarındaki hemen herkesin dahi hatırlayabileceği demokrasi ve istikrar muştusu (!) sözde Bahar sürecindeki Türkiye'nin tutumu değerlendirilmesi gereken bir başka yakın tarih çelişkisidir. Zira; ilk kez 1955 yılında ABD Kongresi'nce çıkarılan 'Kudüs Yasası' 62 yıldır Bill Clinton, George W. Bush ve Obama tarafından askıya alınırken, bu yasanın Donald Trump tarafından kabul edilmesine sebep olan etmenler Türkiye'nin Arap Baharı sırasındaki stratejileriyle dolaylı olarak ilişkilidir. 
İsrail yönetiminin, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan'la anlaşmasının ardından 5 gün sonra Gazze'yi bombalaması ve 2010 yılındaki Mavi Marmara Olayı, Türkiye'nin kasti olarak Filistin ve Ortadoğu sorununun doğrudan bir öznesi haline getirilmesi amacına hizmet etmektedir. 
Bölgenin stratejik önemi yüksek, istikrarlı bir şekilde çağdaş dünyanın gerekleriyle yönetilen tek devleti olan Türkiye'nin, bu çatışmanın bir parçası haline getirilmesi için çaba gösterilmesi şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan; o zamana dek ekonomik, politik ilişkilerin üst düzeyde tutulduğu ABD'nin ve Avrupalı müttefiklerimizin, geleneksel bir refleksle İsrail'i kollaması karşısında Türkiye'nin büyük oranda sessiz kalması ve Mavi Marmara olayının birkaç radikal anti-Siyonist eylem dışında entelektüel düzeyse tartışılmaması, "Netanyahu özür diledi" denerek mağdurların ailelerine ödenecek tazminatın unutturulmasıdır. 
Tüm bunlar giriş düzeyinde de olsa ve örneklerin çoğaltılması mümkün de olsa Trump'ın nasıl da dünyadaki 63 İslam ülkesini yok sayabildiğini açıklıyor sanıyorum ki. Ne de olsa hala devenin idrarının kerametleri, cennetteki hurilerin birtakım özellikleri hararetle tartışılmakta. Ne de olsa, Türk kadın bilim insanları Avrupa'da ödüllere, patentlere doymazken hala bazı arkası pek kimselerce kadınlar iş hayatında olmalı mı tartışmaları sürdürülmekte. 
Çağdaş ve demokratik Türkiye'de hal böyleyken Arap Yarım Adası'nın gözler önündeki haline şaşırmamak gerekir. Yani sizin de anlayacağınız üzere; yarattıkları görüntünün aksine, Müslüman ülkelerin başlarını gömüldükleri kumdan kaldıracak ve Kudüs meseleleriyle ilgilenecek vakitleri yoktur aslında. 

Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.