ustilanlar
05 Temmuz 2020 Pazar
Anasayfa > Yazarlar > Mehmet Şener > Biz o provokatörleri ayak seslerinden tanırız…
Mehmet Şener

Biz o provokatörleri ayak seslerinden tanırız…

25.05.2020 18:07 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Mehmet Şener

Bizim hele de bizden önceki kuşakların iliklerine kadar hissedip yaşadığı ve her türlüsüne tanık olduğu bir çirkinliktir.

Dilimize hayatımızın içerisine öyle bir yerleşmiştir ki, yediden yetmişe herkes bilir o kelimeyi:

“PROVAKASYON”

Türkçesi, kışkırtma ya da tahrik…

Hani son günlerde yeniden ve de sıkça rastladığımız şu ahlaksızlık…

İzmir’de bir “gizli el”, camilerin hoparlörlerinden ezan yerine Çav Bella’yı dinletti, başka biri de “sen öyle yaparsın da ben boş mu dururum zannettin” dercesine, yasağa rağmen “camide teravih kılacağız” diye tutturdu, polisle çatışmayı göze aldı!

Görünürde biri “dinsiz”, diğeri de “dindar”!

Peki gerçekten öyle mi?

Değil elbette ki:

İkisi de, bu ülke ve millet için asla hayırlı bir rüya görmeyen entelijans servislerin birer ucuz kuklası ve kurgusudur.

Biz bunlara ‘80’den önce o kadar çok tanık olduk ki, (toplum olarak çok ağır bedeller ödememiz neticesinde tecrübe sahibi olunduk) ta yüz kilometre uzaktan gelen bir provokatörü ayak seslerinden tanırdık, nerde olsa o provokasyonun kokusunu alırdık…

‘80’den sonra da (özellikle de “Nitekim Paşa’nın devri iktidarında) hep oldu…

Binlercesi var da, ben size Erzurum’dan, hem de öyle yarım asır öncesine gitmeyen iki zıt örnek vereyim…

İlki…

Yakutiye Parkı’nda, sayıları yüz kadar üniversiteli kız öğrenci başörtüsü yasağını, slogan atmadan, pankart açmadan oturarak protesto ediyor.

Buraya kadar hiçbir sorun yok, derken kızların arasına nereden ve nasıl geldiği belli olmayan (o günlerde hem de) sarıklı, sakallı, şalvarlı ve cübbeli biri dalıp bağırmaya başlıyor:

“Bu kafir düzeni değiştirip, putlarınızı yıkacağız laikliği ayaklarımızın altına alacağız. Yaşasın şeriat

Polis izliyor, gizli servisçiler izliyor, basın izliyor!

İkincisi…

Yüksek rütbeli bir subay bir gün ortada ne fol ne yumurta varken çıkıp öttü:

“Erzurum’da bir tiyatro oyunu oynandı ve o oyunda alenen Cumhuriyet’e, Atatürk’e, Laikliğe ve orduya küfürler edildi; devletin valisi de bu rezilliğe onay vermekle yetinmeyip, bir de bu oyunu izledi.”

Hayda…

Erzurum anında mahut çevrelerin hedef tahtasına döndü.

Günlerce o açıklama üzerinden Erzurum halkına, dindar kesimlere, mütedeyyin vatandaşlara ve başında tekke olan herkese sövüp saydılar, hakaretler yağdırdılar.

Bir nevi mezalimdi yani…

Ne mi oldu sonra?

Evet; çok garip ama…

Erzurum’da, o generalin sözünü ettiği ne öyle bir tiyatro oyunu sahnelenmişti, ne kimse bu şehirde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e hakaret etmişti.

Resmi kayıtlar ortada…

Hiçbir açık-gizli evrakta bu yalana zerre kadar da olsa hak verecek tek kelime bile geçmiyor.

O sövüp sayanların ya da en kara puntolarla dokuz sütuna manşet atanların biri ama hakikaten biri de çıkıp “…yahu böyle bir oyun gerçekten oynandı mı” diye araştırma veyahut bu şehrin valisine ya da bu şehrin bir yetkilisine sorma ihtiyacı duymadı!

Halbuki…

Genelkurmay’dan bir subay, Erzurum 9.Kolordu’yu arasaydı, o generalin iftira attığını öğrenmiş olacaktı, fakat niyedir bilinmez buna da ihtiyaç duyulmamıştı.

Değil mi ki…

Karar verilmişti, infaz yapılacaktı ve de yapıldı.

İlkinde, “din elden gidiyor, kafir düzeni yıkıp şeriat getireceğiz” diye bağıran kitapsız sahnedeydi…

İkincisinde ise, “Laiklik elden gidiyor, rejim yıkılıyor, Atatürk’e hakaretler ediliyor” şeklinde yaygara koparan apoletli yalancı…

Neticede ikisi de provokatördü, iki olay da provokasyondu.

Nasıl ki 80’den önce yani anarşinin şehirleri kuşatıp kurtarılmış mahalleler ihdas ettiği dönemde, aynı tabancadan çıkan kurşunlarla birer gün arayla sağcı ve solcu gençler katlediliyorduysa, bugün de yine birer gün arayla toplumsal huzura, kardeşliğe ve farklı inanç yapılarına kurşun sıkılıyor.

Siz parmağa bakmayın, o parmağın gösterdiği yere bakın, işte o vakit meseleyi çözeceksiniz.

Parmağın kendisi sizi yanıltmasın.

Bazen o parmağın arkasında din kisvesine bürünmüş bir sıfat görürsünüz bazen de laiklik ve Atatürk’ü kendine siper ederek rastgele ateş eden bir sniper…

Parmaklar değişir, ama parmağın sahibi hiç değişmez…

Adamlar öyle bir hınç ve öfke içindeler ki akla ziyan bir vaziyet; kudurdukça kudurdular!

Değerli okurlar…

Karşımızda iki ayrı provokasyon merkezi var.

Biri…

Çav Bella’yı ardından Selda Bağcan türküsünü camilerin hoparlörlerinden

yayınlayarak, kendince inançlı kesimin nasırına basmaya kalkıyor.

Dediği de tam olarak şudur:

“En gelişmiş ülkeler bile bu Korona salgınının altında ezilirken ve o muazzam teknolojileri bir virüs karşısında acze düşerken, nasıl olur da Türkiye, bu illeti olabilecek en az can ve mal kaybıyla atlatıyor?

Eğer biz bu Korona’yı aracı kılıp Tayip’i bu sefer de götüremezsek bir daha asla yıkamayız.”

Öbürü de şunu söylüyor:

“Hazır, muhafazakar bir iktidar ve mütedeyyin bir Başkan var; bu fırsatı dibine kadar sömürelim. Öyle ki bu gerçeğin arkasına dolanıp pusumuzu öyle kuralım. Ve kurduğumuz o pusudan yalnızca laikliğe, Atatürk’e, Cumhuriyet’e, Alevilere, başka dinlere mensup olanlara ve hükümeti eleştiren herkese saldıralım. Mümkün ki bu pusumuz sayesinde, Tayyip çok zor duruma düşer ve biz de böylelikle onlardan kurtulur, emaneti bize bu görevi veren karanlık ellere teslim ederiz.”

Hayır…

Emin olunuz ki zerre kadar abartmıyorum.

Ne çabuk unuttunuz FET֒yü?

Taktik aynı değil miydi?

Yarım asır boyunca Müslüman gibi görünüp sonra nasıl İslam düşmanı olduklarını kanlı kalkışmalarıyla göstermediler mi?

Veyahut da…

Ne çabuk unuttunuz Batı Çalışma Grubunu?

“Rejimi yıkıp yerine İran rejimini getirecekler” şeklinde atılan gazete manşetlerinin mürekkebi henüz kurumadı.

Gözlerini öyle bir karartmışlardı ki, fırsatını bulabilselerdi eğer…

Anıtkabir’i bombalayıp, “şeriatçılar yaptı” demek için eylem planı bile hazırlamışlardı…

Değerli okurlar…

Bu provokatörler, bayramımızı zehir etmeyi murat etmektedirler, lakin bilmedikleri şudur:

Bu millet ve bu ülke tümden şerbetlidir.

Ne o raf ömrü tükenmiş bayat mamaları yeriz, ne de kardeşlik ülküsünden cayarız.

Bu ülke öyle badirelerden atlayarak bu günlere ulaştı ki, kim ne kumpas kurmaya kalkarsa kalksın sonunda tuzağa düşen kendisi olur.

“Su uyur, düşman uyumaz” ilkesini de yadsımayalım…

Teyakkuzda olun, her duyduğunuza itibar etmeyin, önüne arkasına bakın, akıl yürütün ve size her giydirilmek istenen paçavrayı urba olarak görmeyin…

Camın arkasından da olsa, bayramı bayram tadında yaşayın…

Görün bakın bu ülkenin ve milletin önünde nice aydınlık ve huzurlu bayramlar var.

İşte o bayramlarda buluşmak ümidiyle

Etiketler : şener
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.