24 Haziran 2018 Pazar
Anasayfa > Yazarlar > MUSTAFA DAMLARKAYA > Akıl ile Nakil'in (Vahyin) uyuşmasından uygarlık doğar
MUSTAFA DAMLARKAYA

Akıl ile Nakil'in (Vahyin) uyuşmasından uygarlık doğar

08.01.2018 10:44 12 14 16 18 yazdır
Yazar : MUSTAFA DAMLARKAYA
Akıl, Arapça; kötülükleri ve tehlikeleri engelleyip mani olmak bir şeyi saklayıp alıkoymak ve kaçmaması için, bazı şeyleri bağlamak mastarından türetilen, soyut kavramlardan, somut sonuçlara ileten ve edinilen bilgileri muhafaza edip değerlendiren bir kuvvet olarak tarif edilmektedir.
İmam Mansur el-Maturidi de  aynı nitelikte olan şeyleri bir araya toplama, farklı özellikte olan şeyleri de bunlardan ayırma kabiliyeti olan aklı ''derinlemesine düşünmek araştırmak karşılaştırmak ve delil kullanmak suretiyle duyular ötesini ( metafizik alemini), beş duyu vasıtasıyla da nesneleri (görünen alemi) idrak etme kuvveti'' olarak tarif etmiştir.
   Aristo'dan, İbni Rüşd'e kadar, pek çok felsefeci de ''aklın, tek başına mutlak gerçeğe ulaşamayacığını bu nedenle bir Külli Akla ihtiyaç duyacağını'' söylemişlerdir.
   Farabi de ''güneş ışığı olmadan, gözün karanlıkta renkleri ve şekilleri seçemeyeceğini'' söyleyerek bu görüşü desteklemiştir.
Mutezile'nin ılıman kelamcılarından olan Cübbab da aklı: insanı kötü şeylerden engelleyen ve iyi şeylere yönelten vicdanî kabiliyet, şeklinde tarif etmektedir. 
Ebu Huzeyl de aklı: insanı hayvanlardan ayıran ve kendisine gerekli bilgileri edinmesini sağlayan yetenektir, demektedir.
Çağımız kelam bilginlerinden, Ferit Vecdi de aklı: insandaki idrak gücü ve ruhun tezahürlerinden biri, şeklinde ifade etmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır da aklı: duygulardan hareketle, duyular ötesini idrak etme aleti, diye nitelendirmektedir.  
İnsanı diğer canlılardan farklı ve faziletli kılan, bütün davranışlarına anlam ve amaç kazandıran, ilahî yükümlülük ve sorumluluk altına sokan akıl kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de, bir yerde geçmiş, kırk dokuz yerde de geniş zaman kipinde, fiil şeklinde geçmektedir. 
Allah (C.C.) Hazretleri ''(Hayır) Allah'ın izni olmadan (gerçeği araştırıp Hakka teslim olmadan) hiç kimse iman edemez. O (Allah) akıllarını kullanmayan (ve nefsi hevalarına uyan)ları,(mandan ve İslam'dan mahrum ve) murdar (rics-necis) kılmaktadır.(Yunus-100).''
Yine ''(Kâfirler) Onlar (manen) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler ; bundan dolayı akledemez (doğru düşünüp değerlendiremez)ler. (Bakara- 171)'' mübarek ayetleri hep bu gerçeği haber vermektedir.
Bütün İslâm bilginleri ''akıl ile nakil çeliştiğinde, aklın esas alınmasını,yani naklin (ayet ve hadislerin) akla göre yorumlanmasını'' benimsemişlerdir.
Sarih (çok açık ve muhkem) ayetler dışındaki, Kur'ânî haber ve öğütlerin ve mesajı kapalı olan Hadis-i Şerif'lerin, akl-ı selime ve müspet ilme göre anlaşılması gerektiğini bildirmişlerdir.
Hakikat sırrına ve sınırına yaklaşabilmek mutlak doğrulara erişebilmek için hem Hak Din öğretisine hem de Peygamber rehberliğine ihtiyaç vardır. Mesela gerek Yunan gerekse Hint-Çin, filozof ve düşünürlerinin bir çoğu aklıselim ve vicdani tatmin yoluyla, hakikat sırrı ve sınırına yaklaşabilmişler, ama yukarıda belirttiğimiz gibi hem Hak Din öğretisinden hem de Peygamber rehberliğinden uzak oldukları için, mutlak doğrulara bir türlü erişememişler dir. Belki ulaştıkları bilgi ve bilgelikler olmuştur. Bunlar da hiç şüphesizdir ki oralarda daha önce gelip geçmiş Peygamber rehberliğinin öğretisinin esintileridir.
Kur'ân-ı Kerim ve diğer kutsal kitaplar, Peygamberlerin hikâyelerini anlatırken, Hakkın davetine ve değişmeye ayak uyduramayan kavimlerin helâk olduğunu, yerlerine değişimcilerin-devrimcilerin geldiğini söylemektedirler.
Peygamberler ise bu değişimden önce gelen habercilerdir. Değişmeden sonra da iyilerin geleceği kesin değildir. Tarih göstermiştir ki tutucular, taassup sahipleri hep yenilmişler, ilericiler de galip gelmişlerdir.
Bir takım ters tepkiler olmuşsa da bunlar tutucuların başarısından değil, ilericilerin hatalı olmasından ileri gelmiştir. Kur'ân-ı Kerim de ; şeytan ve insan hikâyesini, gece ve gündüz, ölüm ve hayat gibi, pek çok zıtlıklar dünyasının misallerini vermiştir.
   Uygarlığı sağlayan, ekonomik yapılar değil, sosyal bünyedir. Hakça dağıtan bir düzen kurulduğunda ekonomik yapı da düzelir, elde edilen kazançlar tek elden adil ve eşit bir şekilde kullanılarak ekonomik ve spsyal evrim gerçekleşmiş olur. Yani sosyal yapı değişikliği, evrimi ve gelişmeyi de sağlayıp güçlendirir.
İşte Peygamberler böyle bir Haklı devrimlere ve hayırlı değişimlere öncülük etmişlerdir. Peygamberlerin, hukuki düzende gerçekleştirdikleri yeni yapı, sonunda topluluğu evrimleştirmiştir.
Mezopotamya'da oluşan hukuk düzeni, Mısır'da maddî ehramların oluşumunu sağladı. İbranilerde oluşan düzen, Greklerde imparatorluğu doğurdu. Hristiyanlıkta oluşan lâik düzen, Bizans ve Roma'yı ortaya çıkardı. Bütün bunların üstesinde, İslâmiyet'te oluşan sosyal düzen de bugünkü Avrupa Rönesansının yararlanacağı şartları hazırladı. 
Peygamberler hayatları boyunca ekonomiden değil, sosyal düzenin ıslahından işe başlamışlardır. Asırlarca da böyle etkili olmuşlardır. Zaten ''İnsanlık Anayasası'' da buna göre hazırlanarak adaletli bir düzenin oluşmasını sağlamaktadır.
Zaten ''hukuk düzeni''nin manası da budur ki : Anayasa hukuki yapıyı düzenleyip ayarlayacak halkı hukuk içinde serbest bırakacak halk da değişim ve gelişimi kendisi yapacaktır.
Siyasetçiler veya bu gücü elinde bulunduranlar da halkın imanına, ilmine, âmeline ve iç işlerine karışmayacak sadece yönlendirici, destekleyici ve düzenleyici olacaktır. Bütün bunlara göre de hukukun dışına çıkanlar cezalandırılacaklar, hukukun içerisinde olanlar da gerçek manada tam hür ve serbest olacaklardır.
İşte insanlığın özlediği gerçek her yönüyle adaletli olan sistem budur. Böyle olduğu zaman, insanlık onurlu ve olgun bir uygarlığın doğmasını sağlayacaktır. 
Öyle ise, dindar olalım, ama yobazlaşmayalım! Demokrat olalım, ama soysuzlaşmaya lım! Devletimize bağlı kalalım, ama ruhumuzu köleleştirip yozlaşmayalım! Hikmet ve hakikat... İlim ve sanat... Hürriyet ve huzurlu hayat... İnananların ve insanlığın kaybettikleri ortak malıdır. Nerde bulursak alalım, sahip çıkalım. Ama asla Hak yoldan sapmayalım, yalpalamayalım! Doğu'ya da Batı'ya da yanaşalım, anlaşalım... İnsani değerler ve milli dengeler çerçevesinde yüzleşelim, uzlaşalım. Danışalım, yardımlaşalım. Ama asla yalvarmayalım, yavşaklaşmayalım! Devam edecek.
Selam ve saygılarımla…

Etiketler : mustafa damlarkaya
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.